53,4330
45,8882
6.621,81

“Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O’na bir pay ayırdılar ve kendi iddialarınca ‘Bu Allah içindir, bu da ortak koştuklarımız içindir’ dediler. Fakat ortakları için ayırdıkları Allah’a ulaşmazken, Allah için ayırdıkları pay onların ortaklarına ulaşıyordu. Ne kötü hüküm veriyorlar!” (En‘âm Suresi, 6:136)
Kur’ân, cahiliye toplumunun çok çarpıcı bir çelişkisini gözler önüne serer. Mekke müşrikleri ürünlerini ve hayvanlarını paylara ayırıyor; bir kısmını putları için, bir kısmını da sözde Allah için ayırıyorlardı. Fakat iş uygulamaya gelince gerçek ortaya çıkıyordu. Putların payında eksiklik olursa Allah için ayrılan paydan alıp onu tamamlıyorlardı. Ama Allah’ın payı eksik kalırsa putların payına dokunmuyorlardı.
Müfessirlerin dikkat çektiği nokta da tam burasıdır: Onlar Allah’ı tamamen inkâr etmiyorlardı; fakat pratik hayatta Allah’ın payını en kolay vazgeçilen pay hâline getiriyorlardı. Putların payı korunuyor, Allah için ayrılan pay ise gerektiğinde feda ediliyordu. Kur’ân’ın “Ne kötü hüküm veriyorlar!” diye eleştirdiği şey, işte bu bozuk ölçüdür.
Aslında bu ayet sadece geçmişte yaşamış müşrikleri anlatmaz. Aynı mantık bugün de farklı şekillerde karşımıza çıkabilir. İnsan Allah’a bir pay ayırır; namaz, Kur’ân, ilim meclisi, ders, sohbet veya ibadet için belirlenen vakitler… Fakat beklenmedik bir iş çıktığında ilk vazgeçilen çoğu zaman yine bunlar olur. Bir misafir gelir, bir dünyalık iş çıkar, bir gezi planı yapılır, bir meşguliyet oluşur; insan işinden, keyfinden ve planlarından kolay kolay vazgeçmez ama Allah için ayırdığı vakitten kısmaya başlar. Namaz ertelenir, ders iptal edilir, Kur’ân tilaveti sonraya bırakılır. Böylece farkında olmadan ilk çalınan zaman Allah’a ayrılan zaman olur.
Aynı durum mal konusunda da yaşanır. İnsan bir infak, sadaka veya hayır niyeti taşır. Fakat maddi bir sıkıntı çıktığında ilk vazgeçilen yine o olur. Çünkü çoğu zaman Allah’a ayrılan pay, en güçlü korunan pay değil; en kolay silinen pay hâline gelir.
Anadolu’da anlatılan meşhur bir hikâye bunu tebessüm ettirerek anlatır. Bir köylünün ineği hastalanır. Ellerini açıp şöyle dua eder: “Allah’ım, ineğim iyileşirse on beş gün oruç tutacağım.” İnek iyileşince adam adağını yerine getirir. Fakat bir süre sonra inek tekrar hastalanıp ölür. Bunun üzerine ellerini açıp şöyle der: “Allah’ım, ben sözümde durdum orucu tuttum ama ineğim öldü. Ben bu İneği kurbana sayarım, tuttuğum oruçları da Ramazan’dan düşerim!”
Hikâye güldürür; fakat insan nefsinin gizli hesabını da ortaya koyar. İnsan bazen Allah’a verdiğini bile geri almanın hesabını yapabilir. Oysa gerçek kulluk, Allah’a artanı vermek değildir. Çoğu zaman insan Allah’a yorgun vakitlerini, elde kalan zamanını ve artan imkânlarını ayırır; buna rağmen cennetin en yüksek makamlarını ister. Hâlbuki Kur’ân’ın eleştirdiği zihniyet tam da budur: Allah’a bir pay ayırmak ama o payı hayatın en zayıf ve en kolay vazgeçilen payı hâline getirmek.
Sahabenin hayatı ise bunun tam tersini gösterir. Tebük seferinde yardım istendiğinde Hz. Ebû Bekir bütün malını getirmiş, Hz. Ömer ise malının yarısını Allah yolunda vermişti. Onların anlayışında Allah’a verilen şey, artandan değil; en kıymetli olandan ayrılıyordu.
Bugün herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekir: Hayatımızda Allah’ın payı gerçekten ne kadar değerli? Çünkü Allah’ın payı, hayatın en kolay vazgeçilen payı değil; en çok korunan ve en kıymet verilen payı olmalıdır.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.