55,7490
48,8341
6.772,89

“Andolsun, Sebe kavmi için yaşadıkları yerde bir ibret vardı: Sağdan ve soldan iki bahçe! ‘Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. Güzel bir belde ve bağışlayıcı bir Rab!’ Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik…” (Sebe, 34/15-16)
Sebe kavmine verilen nimet anlatılırken Allah’ın, “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin” buyurması dikkat çekicidir. Çünkü “Rab”; terbiye eden, yetiştiren, besleyen ve ihtiyaçları karşılayan anlamlarını da taşır. Onlara verilen nimet, kendiliğinden oluşmuş bir zenginlik değil, kendilerini yaşatan Rablerinin ikramıydı.
Sebe kavminin sahip olduğu imkânlar gerçekten büyüktü. Sağlı sollu uzanan bahçeler, bereketli topraklar ve düzenli bir hayat vardı. Fakat Allah onlara sadece nimeti göstermedi; nimet karşısında nasıl davranmaları gerektiğini de öğretti: “Yiyin ve şükredin.” Çünkü nimet ile şükür arasında güçlü bir bağ vardır. İnsan nimeti gördüğünde, nimetin sahibini de görmelidir.
Fakat Kur’an’ın ifadesiyle onlar “yüz çevirdiler.” Asıl kırılma burada başladı. Çünkü insan, nimetin sahibini unuttuğunda elindeki imkânları kendi gücünün sonucu zannetmeye başlar. Bir süre sonra sahip olduklarını nimet değil, hak edilmiş ve kalıcı bir mülk gibi görür. İşte kalplerde başlayan yıkım, zamanla hayatın diğer alanlarına da yansır.
Ardından Arim seli geldi. Elbette ortada gerçek bir sel ve gerçek bir doğal olay vardı. Fakat Sebe kıssasını yalnızca “şiddetli yağmur yağdı, baraj taştı ve şehir zarar gördü” şeklinde okumak, Kur’an’ın verdiği ibreti eksiltir. Çünkü Kur’an olayı sadece tabiatın işleyişi içinde anlatmıyor; onların nimete karşı tavırlarını da olayın hemen öncesine yerleştiriyor.
Buradaki tehlike şudur: Yaşanan her felaketi sadece “doğal afet” diyerek açıklarsak, olayın bize yönelttiği ahlâkî soruları sormaktan vazgeçebiliriz. Kur’an ise bize sadece “Ne oldu?” sorusunu değil, “Neden bu olay üzerinden ibret almalıyız?” sorusunu da sordurur. Sebe kıssasının amacı yalnızca eski bir sel felaketini haber vermek değil, nimete karşı nankörlüğün ve Allah’tan yüz çevirmenin sonuçlarını düşündürmektir.
Bugün de aynı yanılgıya düşebiliriz. Barajlarımızı, yollarımızı, şehirlerimizi ve teknolojimizi güçlendirebiliriz. Bunların hepsi gereklidir. Fakat sadece mühendislik tedbirlerine güvenip ahlâkî sorumluluğu ihmal edersek Sebe kıssasından gereken dersi almamış oluruz. Çünkü medeniyet yalnızca betonla, çelikle ve teknolojiyle ayakta durmaz; adalet, emanet, şükür ve sorumlulukla da ayakta durur.
Şükür de sadece dil ile “elhamdülillah” demek değildir. Nimeti vereni unutmamak, nimeti israf etmemek, onu doğru kullanmak ve başkalarının hakkını gözetmektir. İnsan kendisine verilen imkânlarla Allah’a yaklaşırsa nimet onun için hayra dönüşür. Fakat nimet insanı Rabbinden uzaklaştırıyorsa, aynı nimet bir imtihana dönüşebilir.
Bu nedenle Sebe kıssasına sadece geçmişte yaşanmış bir doğal afet olarak bakmamalıyız. Çünkü böyle okursak tarih yalnızca anlatılmış olur; ibret alınmaz. Oysa Kur’an kıssaları geçmişi anlatmak için değil, bugünü uyarmak için de vardır. Aynı sebepler, aynı yanlışlar ve aynı gafletler tekrarlandığında, tarihte yaşanan sonuçların benzerleri de yeniden karşımıza çıkabilir.
Öyleyse asıl soru şudur: Baraj ne zaman yıkıldı? Sel geldiğinde mi, yoksa kalpler nimetin sahibinden yüz çevirmeye başladığında mı? Sebe kavminin hikâyesi bize şunu hatırlatıyor: Doğal olaylara karşı tedbirimizi alalım; fakat olayların bize verdiği ahlâkî mesajı da görmezden gelmeyelim. Çünkü sadece barajları değil, kalplerimizi de sağlam tutmak zorundayız. Aksi hâlde tarih tekrar eder; isimler ve şehirler değişir, fakat Allah’ın koyduğu kanun değişmez.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.