53,8854
47,1029
6.025,60

Muharrem ayı, hicretin ayıdır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicreti ise sadece bir göç değil, İslam’ın güç kazanma ve devletleşme sürecinin başlangıcıdır. Bu süreç, gücün mahiyetini ve İslam için zorunluluğunu en açık biçimde ortaya koyar.
Güç, özünde nötr bir araçtır. İktidar, sulta, nüfuz ve heybet gibi kavramlarla aynı dairede yer alır. Kendi başına ne iyidir ne kötüdür. Değeri, kimin elinde olduğuna ve hangi hedefe yöneldiğine göre belirlenir. Güç, insanın kurtuluşu, salahı ve felahı için kullanıldığında hayır; bencillik, adaletsizlik ve tağutî egemenlik için kullanıldığında ise şer olur. Temel mesele, gücün hedefidir.
İslam’ın hükümlerinin büyük bir kısmı ancak güçle hayata geçirilebilir. Tek tek vaaz etmek, camilerde irşat yapmak, dernek ve vakıflarla bireysel hidayet çabası göstermek yetmez. Aile hukuku, miras, faizsiz ticaret, ceza ve kamu düzeni gibi alanlar toplumsal bir düzen ve devlet otoritesi gerektirir. Güç olmadan bu hükümlerin uygulanması imkânsızdır. Nitekim yüzyılı aşkın süredir devlet desteğinden mahrum kalan İslami tebliğ, toplumu dönüştürememiştir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hayatı bu gerçeğin en canlı örneğidir. On üç yıl Mekke’de tebliğ yaptı, insanları organize etti. Taif’te reddedildi, taşlandı. Medine’ye hicret ettikten sonra ise gücü sistemleştirdi.
Hicretten hemen sonra Medine Vesikası ile 47 maddelik bir toplumsal sözleşme oluşturdu. Böylece farklı kabileleri, Müslümanları ve Yahudileri tek bir hukuk ve yönetim çatısı altında birleştirdi. Ardından Arabistan’ı birleştirerek tevhid bayrağını Roma’ya karşı dikti ve bütün krallıklara elçiler gönderip mektuplar yazdırdı. Kültürel alanda da aynı kararlılığı gösterdi; İslam’a karşı şiirler yazan Ka’b b. Eşref gibi unsurları etkisiz hâle getirdi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gücü Allah yolunda kullanmayı ibadet olarak gördü ve ümmetine miras bıraktı. Hazreti Ali halife olduktan sonra şöyle buyurmuştur: “Elimdeki bu yetki, yamalı bir ayakkabı kadar değersizdir; ancak bir hakkı ihya etmek veya bir bâtılı yok etmek içinse değer kazanır.”
Güç, bencil egoları dizginlemek, adaleti tesis etmek ve insanlığı maddî-manevî musibetlerden kurtarmak için gereklidir.
1921 Anayasası’nın 2. ve 7. maddeleri, devletin gücünü İslam’ın emrine vermişti. Bu maddelerin kaldırılmasıyla İslam ile güç arasındaki bağ koparılmış, din bireysel alana hapsedilmiştir. Sonuç ortadadır: Milyonlarca cami, binlerce imam ve vaiz varken aile hukukundan ticarete kadar İslam’ın temel hükümleri sistemli biçimde uygulanamamaktadır.
Hicret, gücün İslam’ın hizmetinde kazanılması ve kullanılması için ilahi bir modeldir. Güç olmadan İslam’ın emirlerinin büyük kısmı uygulanmaz. Bu gerçek, hem tarihin hem günümüzün en açık dersidir.
Bu vesileyle Muharrem ayında vaizlerin, hatiplerin ve Allah’ın dinine davet eden bütün davetçilerin, İslam’ın güçle olan bağını topluma en güzel şekilde anlatması gerekir. Hz. Hüseyin’in kıyamı ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hicretiyle kurduğu Medine İslam Devleti, Muharrem ayında özellikle gündeme getirilmesi gereken meselelerdir.
Evet, İslam gücü ilahi adaleti tesis etmek için kullanan bir dindir. Müslümanların gücü elde etmek için verdiği bütün mücadeleler cihat kapsamına girer. Muharrem ayı girince akla önce devlet ve güç gelir. Gücü doğru nasıl kullanacağız? Müslümanlar gücü nasıl elde edecek? Güç sahibi zalimlerle nasıl mücadele edeceğiz? Bunları düşünmeli, toplumumuzu bu konularda eğitmeliyiz. İslam’ın güç elde etmesi için neler yapabiliriz? Tüm kesimlerin Muharrem ayında bu konuları gündemine alması elzemdir.
İslami düzende dünya ve insan üzerindeki mutlak hakimiyet Allah’a aittir. Siyasi güç Allah’tan kaynaklanır; hükümdarların hükümetlerini Allah’tan almaları gerekir. Allah’a intisap olunmayan, O’na bağlanmayan her türlü güç tağuttur.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.